Mesajları Göster
Sayfa: [1] 2 3 4 5 6 ... 600
1  .:: KadıncaForum Eğlence / Bilgi ::. / Serbest Kürsü / Seri Numaraları Kazınmış Öfkeler Var Içimizde - Tarık Tufan : 05 Aralık 2013, 21:40:48


tarık tufan yazıları - düşmanlık üzerine yazılar - kin ve düşmanlıkla ilgili yazılar



Seri Numaraları Kazınmış Öfkeler Var İçimizde

 Tarık Tufan
--------------------------------------------------------------------------------



İnsanların birbirlerine düşmanlık edebilmek için bile, incelikli, derin bir düşünüş izi taşıyan, bir taraftan da vicdan denilen metafizik koruyucuyla beslenmiş güçlü duygulara ihtiyacı vardır. Düşmanlık varoluşsal bir bağlılığı, ilişkiyi dayatır insanlara.

 Rusya'nın yeryüzündeki güçlü düşünsel binasının en maharetli işçileri Tolstoy ve Turgenyev arasında böyle bir düşmanlık örülmüştü. Neticede her ikisinin de Rusya'ya dair içtenlikli duyguları vardı ve zaman zaman birbiriyle çelişiyordu. Ve fakat içinde zarif bir merhametin eksik olmadığı bir öfkeydi kalplerinde yer tutan. Öfkelerini saygın hale getirebilecek acıları vardı her ikisinin de.

 Schopenhauer de Bay Hegel'e içten içe büyük bir öfke duyuyordu şüphesiz. Fakat her ikisi de gözaltlarında uykusuz ve acıyla geçmiş gecelerin torbacıklarını taşıyorlardı. Bu gözaltı karartısı ve ağırlık öfkelerini de estetize ediyordu hiç şüphesiz. İnsanların birbirine en 'acımasız', içinde merhamet taşımayan, düşmanlıklar sergilemesi ne zaman mümkün olabilir? Bu soruya verilecek ilk cevap muhtemelen ideolojik, fikri çatışmalar olabilir. Hayır, yanlış. Doğrusu bireysel çıkarlar olmalıdır. İnsan ancak çok güçlü bireysel çıkarlarının zedelenmesi, elinden alınması durumunda merhametsiz bir karşıtlık üretir.

 En sevdikleri ellerinden alındığında, 'öldürüldüğünde', gözünün dönmesi bundandır. İçinde dolaşan kan kendisini bile zehirleyecek kadar öfkeyle karışmıştır. Fikri karşıtlıkların içinde 'merhamet' barındırmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum bu sıralar. İçinde derin akıl, kıvrak zeka bulundurmayan düşmanlıklar önü alınamaz bir şiddet girdabına dönüşüp, yaşadığımız her yeri altüst edebilir.

 Türkiye'de farklı düşünen insanlar, yaşanabilir bir hayat, iyi bir gelecek sahibi olmak için geliştirdikleri tasavvurlarda farklılıklar oluştuğunda, şiddetin önde olduğu ve aklın, merhametin köklü izlerinin kazınmış olduğu karşıtlıklar üretiyorlar. Terör için kullanılan silahların ve bombaların seri numaralarının kazınmış olduğuna hepimiz şahitlik ediyoruz. Neden bunu yaparlar? Yapacakları kanlı eylemler sonrasında kaynağı saklı tutmak için. Zira seri numaraları bir aidiyet göstergesi olarak bir kaynağa işaret eder.

 Türkiye'de farklı fikri oluşumların kurdukları cümlelerin, geliştirdikleri tutumların seri numaraları silinmiş bir vaziyette. Yani bir kaynakları, aidiyet unsurları yok. Tarihsel derinliği, fikri kökleri, akli tutarlığı olmayan cümleler, kimi tanımsız, mefhum ideolojik elbiseler giydirilerek ortalıkta boy gösteriyor. Bu yüzden geliştirilen bu söylemler illegal örgüt eylemlerinde kullanılan, seri numaraları silinmiş silahlar, bombalar gibi gayrımeşru. Bu ülkede yaşayan insanlar artık gazetelerde köşe tutmuş ve en küçük bir felsefi, siyasi, ilmi derinliği olmayan fikir kalpazanlarının ağzıyla dostluk yada düşmanlık geliştirmeyi terk etmeleri gerekir. Bir ülkenin geleceğine dair güzel ve anlamlı tasavvurlar peşine düşmüş insanların dostlukları kadar düşmanlıkları da olağandır. Sorun bu düşmanlığın da en az dostluklar kadar akıl ve merhamet barındırmasıdır.

 Oysa gelinen noktada bireysel çıkarlarını kaybetmek istemeyen öfkeli bir grubun, geniş halk kitlelerini kendi öfkelerine kalkan yapacak bir düşmanlığa sevk etmeleridir. Lütfen oturup bir düşünün; ötekileştirdiğiniz insanlarla aranızda mesafe yaratan fikri süreçler nelerdir? Bunların türküsü, şiiri, felsefi metinleri, romanları var mıdır? Açıkça soruyorum hangi sahici acılarınıza karşılık geliyor bunca öfkeniz?
2  .:: KadıncaForum Eğlence / Bilgi ::. / Serbest Kürsü / Erkek Çocuk Yetiştirme Yöntemleri : 05 Aralık 2013, 21:35:36
erkek çocukların psikolojik gelişimi - erkek çocukların eğitimi - mehtap kayaoğlu yazıları - ergen psikolojisi - ergen erkek psikolojisi



 Son on yılda erkek çocuklarının ve genç yetişkinlerin psikolojik dengelerinin değiştiğini düşünüyorum. Erkekler, kadınsı psikolojilere yatkınlık göstermeye başladı malesef. Neden dersiniz?

 (Farklı bir nedenle yazdığım bu yazıyı, son günlerde yoğunlaşan bazı sorulara cevap olması amacıyla buradan sizlerle buluşturayım istedim. Bazı bilgilerin köşemden de sizlerle paylaşılması, güzel bilgilerin zihninizde tazelenmesi gerekiyor çünkü…)

İki ay kadar önce annemle sabah kahvaltısını yapmak için güzel bir mekana gittik. Bir yanda yeşillik, diğer yandan karşımızda gözümüzün alabildiğine uzanan masmavi deniz. Harika ortamı bozan tek şey, arada sırada soframızdaki reçelleri ziyaret etmek isteyen yaramaz arılar. Elimizle uzaklaştırmaya çalışıyoruz geliyorlar, kışeliyoruz geliyorlar…! Arıların psikolojisinden de anlamıyorum ki insanların ruh hallerinden anladığım kadar. Yoksa onları nasıl uzaklaştıracağımı bilirim ama! neyse…! Bildiğim tek şey anne-kız keyfimizi bozmalarına izin vermeyeceğimiz. En fazla iğnelerini batırır giderler diye düşünüp kikirdiyoruz annemle ve iştahla yiyoruz kahvaltımızı.

Derken yan masaya dört kişilik bir grup geldi. Hallerinden anne, oğul, kız ve komşu teyze. Evin oğlu 15 yaşlarında, kız çocuğu 11 gösteriyor, komşu teyze ve annenin yaşları önemli değil. Yanımızdaki masaya oturdular. Oturdular ama bir kaç dakika sonra delikanlı öyle bir çığlık atarak fırladı ki yerinden hepimizin yüreği ağzına geldi.

“Burada sinekler var, arılar var… ben size söylemedim mi gitmeyelim diye. Zorla getirdiniz. Eve gidelim, durmam ben burda…” ve hızla sahile doğru koştu.

 Annesi de arkasından “Oğlum vallahi bir şey yapmaz sinek. Bak millete rezil oluyoruz.” diye.

“Bana ne! Gideceğim ben arabaya. Siz kahvaltınızı yapınca gelirsiniz…”

Ve… hoppp gitti. Arabaya oturmadı ama denizin kenarında bir yerlere bağdaşı kurdu.

 Anne yerine geldi, mahcup; “Ahh ben ne yapacağım bu çocukla? Böyle hassas. Çocukluğundan beri duygusal, hayvanlarla arası iyi değil.” dedi ve masadan tostuyla meyve suyunu alıp oğluna götürdü. Delikanlı kahvaltısını denize yakın bir manzarada tamamladı.

Sabah kahvaltımız, masadaki üç kişinin, delikanlıyı sofraya çağırmak için muntamazan seslenip durmalarıyla kafamız şişerek tamamlandı!

Kendi çocukluğuma gitti aklım birden… sokakta köpek falan görsek, biz kızlar ciyaklardık, erkek arkadaşlarımız koşarak gelir, köpekleri korkutarak uzaklaştırır, bizleri Süperman kıvamında kurtarırlardı.

Peki ne oldu da geçmişin Süperman erkekleri, bugünün her şeyden korkan/kırılan duygusal erkekleri halini almaya başladı?

Veya evlilik terapileri yaparken, son yıllarda bol bol karşılaştığım duygusal/kırılgan/hassas erkekler nereden çıktı? Yeni genç erkek nesile ne oldu?

 Erkek çocuk yetiştirmek niye zorlaştı?



Erkek çocukların gelişim süreçleriyle ilgili yazı yazmam istendiğinde, sizlerle karşılıklı konuşmak istediklerimi düşündüm. Yıllardır psikolojik danışmanlık yapıyorum, aile terapileriyle uğraşıyorum. Gerek çocuk sorunları, gerek ergenlik çalkantıları, gerekse aile/evlilik çalışmalarıyla günlerimi geçiriyorum. Dikkatimi çeken önemli hususları sizlerle paylaşmak iyi olur ne dersiniz?

 Erkek çocuk denildiğinde birbirinin zıttı iki uç psikoloji aklıma geliyor benim. Birisi erkek adam yetiştireceğiz diye aşırı erkeksi tavırlarla büyütülen, kabadayılaşmış erkekler; diğeri anneleri tarafından aşırı korunarak büyütülen, sokağa bile çıkarılmayan çıtkırıldım erkekler. Ortası da var tabii ama iyice azaldı. Bu yazıda ikinci grup hakkında birşeyler yazmak istiyorum.

 Çocuk yetiştirmek dünyanın en zor işlerinden biri. Bazı dengelerin oturması için aylarca emek veriyorsunuz, hayatın akışı içinde devreye giren olumsuzluklar nedeniyle sanki hiç emek vermemiş gibi hissediyorsunuz. Öncelikle evladı olan tüm ailelere kolaylıklar diliyorum sevgili okurlar.

 Kurumumuza yardım almak için başvuran erkek çocuklarında ve yeni evli genç erkeklerde, psikolojik yapılanma açısından bazı değişiklikler ortaya çıktığını gözlemliyorum. Önceden kızları kırılgan/hassas/duygusal; erkekleri mantıklı/güçlü/dayanıklı bilirdik. Son on yılda erkek çocuklarının ve genç yetişkinlerin psikolojik dengelerinin değiştiğini düşünüyorum. Erkekler, kadınsı psikolojilere yatkınlık göstermeye başladı malesef.

 Neden dersiniz?

 Aslına bakarsanız cevabı çok kolay! Erkek çocuklarını dört duvar arasında sadece anneleri yetiştiriyor da ondan!

 Sosyal yaşam standartlarımızın değişmesi, çekirdek aileye geçişimiz, babaların evden çok iş hayatlarında zaman geçirmesi, komşuluk ve akrabalık ilişkilerimizin yok denecek kadar aza inmesi, okul hayatındaki rekabet ilişkisi, ailelerin çocuklarının geleceği konusunda iyi eğitim almalarını liste başı yapması, dolayısıyla çocukların sadece ders odaklı yetiştirilmeleri, çevreyle gezme tozma ilişkisi varsa bile bunun hep kadınlar arasında olması, erkek çocuklarının babalarıyla yeterince muhatap olamaması, babayla duygusal ve sosyal gelişimi destekleyecek birlikteliklerin azalması, çekirdek aile nedeniyle baba yerine erkek çocukla ilgilenecek başka erkeklerin bulunmaması…vb. gibi sorunlar nedeniyle erkek çocukların fıtratı bozulmaya başladı.

Anlayacağınız, bir erkeği tek başına bir kadın yetiştirirse olacağı bu! Anne ne kadar başarılı ve dört dörtlük bir eğitim verirse versin, kadın psikolojisi içinde hareket edeceği ve karşılaştığı sorunlarla kadınsı tavırlarıyla müdahale edeceği için, çevresinde sadece anne ve kadın gören erkek çocuk, otomatik olarak problem çözme yöntemi olarak, kadınsı davranışları taklit eder. Telefon çalıp kötü bir haber aldığında annenin duygularını taklit ederek harekete geçer. Kızıp sinirlendiği şeyler, herhangi bir erkeğin kızacağı değil, sıradan her kadının dert edineceği konular olur. Annesinin endişelendiği herşey onu da kaygılandırır. Derken bir bakmışsınız, feminen duygulanım gösteren bir oğlunuz olup çıkmış!

Örneğin çift terapilerinde bile dikkatimi çekiyor. Evli erkeklerde o kadar çok kırılgan/duygusal/hassas adam var ki! Normalde erkekle kadın bir sorun yaşadığında, kadın duygusal olarak problemi uzatsa da erkek daha kolay üstesinden gelirdi. Şimdilerde kadın üstesinden geliyor, evin erkeği hala durumun etkisinden kurtulamıyor, incinmiş, çok kırılmış olarak seansa gelip gidiyor. Mesleğimin ilk yıllarında kadın psikolojisi toparlamaya çalışırken, son bir kaç yıldır erkek psikolojisi toparlamaya çalışıyorum. Erkeğin de sorunu olur elbet. Ama söylemek istediğim, kırılgan bir erkekle çalışmak ayrı, erkeğin kendi yapılanmasına uygun sorunlarıyla ilgilenmek ayrı sevgili okurlar.

 Erkek çocuk yetiştirirken dikkat edilmesi gereken bazı hususları sizlere sıralayarak konuyu bitirelim istiyorum.

 1. Erkek çocuğun büyüme sürecinde babalar mutlaka rol almalı. Doğru davranış kalıplarının, duygulanımının sağlıklı oturması için önünde özdeşim kurabileceği bir erkek figürünün olması son derece önemli.

 2. Bebekliğinden itibaren gerekli ilgiyi, sevgiyi, şefkati göstermek gerekli.

 3. Annenin davranış şekliyle babanın davranış şeklinin aşırı zıtlıklar içermemesi gerekli. Şöyle ki; anneler oğullarını yetiştirirken duygusal, hassas davranıyor. Belirli bir yaşa bu davranışı içselleştirerek gelen erkek evlat, büyümeye başlayıp anne sözü dinlemediğinde baba devreye giriyor. Bir anlamda annenin gücü oğluna yetmemeye başladığında, destek kuvvet şeklinde harekete geçiyor. Babalar malesef annenin yumuşak tavrının aksine ani bir kızgınlık, azar, bağırıp çağırma, tehdit etme, hakaret etme, tenkit etme, tehdit etme, suçlama gibi yanlış yöntemleri kullanabiliyor. Böylece anne ile babanın oğula ulaşma yöntemleri çok farklı görüntü veriyor. Bu durum kafa karıştırıyor ve eğer ileşitimde sorun varsa, işleri daha da kötü noktalara götürüyor. Doğru olan, bebeklik döneminden itibaren anne/babanın birlikte eğitim vermesi ve kadın/erkek davranış biçimlerini erken yaşlardan itibaren hissetmesinin sağlanmasıdır. Aşırı korumacı bir anne ve ergenlikte aniden ortaya çıkmış asabi baba çok kötü bir korelasyon.

 4. Ailedeki erkeklerin mümkün olduğunca beyefendi tavırlar sergilemesi ve bu davranışlarının çocuğa örnek olmasının sağlanması gerekiyor.

 5. Babanın oğul karşısında pasif olmaması gerekiyor. Sert, aşırı otoriter baba ne kadar zararlıysa, oğluna sözünü geçiremeyen, çekingen baba ondan çok daha zararlıdır eğitim açısından. 10 yaşındaki oğluna sözünü geçiremeyen baba, ne kötü bir babadır bilemezsiniz!

 6.Erkek çocukların daha hareketli olduğunun düşünülerek, yaptığı yanlış davranışlara göz yumulması gerekir. Bedensel hareketlilik farklıdır, hatalı davranış farklı. İkisi birbirine karıştırılmamalıdır.

 7. Erkek çocuklarınızın ilerde kötü alışkanlıklar edinmemesi için, şimdiden iyi alışkanlıklar edinmesine yardımcı olmalısınız. Oturduğunuz yerden “git-yap” diyerek değil, onun yapmasını istediğiniz faaliyetlerine katılarak bunu daha iyi sağlarsınız.

 8. Çocuğunuzla sohbet etmeli, ona zaman ayırmalısınız. Ama sohbet etmekle nutuk çekmeyi birbirine karıştırmadan.

 9. Okulu ve dersleri dışında konuşacak konular bulmalısınız. Çocuğunuzla aranızdaki tek sohbet konusu dersleri olmamalı. Çünkü bu onlara göre konu bile değil! Çocuğuyla konuşmayı bilmeyen insanların saklandıkları bir bahane. Yani oğlunuz bile biliyor, ders dışında aranızda konuşulacak hiçbir şey olmadığını. Bu ne acı bir ilişki biçimi!

 10. Özellikle oğlunuzun arkadaşlarını tanımaya çalışın. Onlarla zaman geçirin. Gençleri toplayın bir yerlere gidin, film izleyin, kafede oturun. Böylece oğlunuzun kimlerle zaman geçirdiğini görmeye çalışın.

 11. Arkadaşlarına tu-kaka demeyin! Sizde bulamadığı her ne varsa onu aramaya gittiğini unutmayın! Sizde olmayıp, onlarda olanı anlamaya çalışın. Zaman ayırıp, onu dinlediğinizde dönüp size geleceğini aklınızdan çıkarmayın.

 12. Kendisini önemli hissetmesini sağlayacak, başarabileceği sorumluluklar verin. İşini başardığında övün, oğlunuz olduğu için onunla ne kadar gurur duyduğunuzu söyleyin.

 Haydi babalar..! Ve tabii ki anneler…! Kolay gelsin…

Mehtap Kayaoğlu
3  .:: KadıncaForum Eğlence / Bilgi ::. / Serbest Kürsü / Konuşmayan Selma - Mehtap Kayaoğlu : 05 Aralık 2013, 21:27:00


çocuklarda konuşmama sorunu - konuşmama ve içine kapanma nedenleri - mehtap kayaoğlu - seçici konuşmazlık nedir



 Selma, 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu, bana geldiğinde 8 yaşındaydı. Selma’nın onu psikolojik olarak susmaya iten, “seçici konuşmazlık” dediğimiz sürece getiren olaylar beş yaşındayken başlamıştı.

Selma, beş kardeşi, anne ve babasıyla kendi halinde normal bi yaşam sürerken, bir gün annesi hastalanıyor. O dönemlerde beş yaşlarında. Kendisinden büyük iki abla, bir ağabey ve kendisinden küçük iki kardeş daha var.. Küçük kardeşin yeni doğduğu dönemde anne ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşıyor. Uzun süre tedavi görüyor. Yoğun uğraşılara rağmen iyileşmiyor. Hastane ortamından evine gidip son günlerini evinde huzur içinde yaşasın diye doktorlar tarafından eve gönderiliyor. Birkaç ay evde babaanne, hala ve benzeri yakın akrabaların yardımıyla yaşatılıyor. Birgün hayata gözlerini kapatıyor.

 Anneye en fazla ihtiyaç duyulan dönemde anne, Selma’nın hayatından çıkıp gidiyor. Aradan 1,5 yıl geçiyor. Kendi hallerinde bir şekilde yaşamaya alışıyorlar. Büyük kızlar evde yemek yapıp, en küçük çocuklara annelik yaparken, Selma babasıyla birlikte dükkanda çalışıyor. Dükkanları evin hemen alt katında olduğu için baba endişe duymadan iş hayatına devam ediyor. Çocuklarını kimseye muhtaç etmeden yük etmeden idare ediyor.

 Bir gün ablalar ve ağabey, kardeşlerini alarak yakın akrabalarına gidiyorlar. Selma babasının yanından ayrılmıyor. Çok ısrar ediyorlar ama istemediği için gitmiyor. Babası da gitmemesine ses çıkarmıyor. Öğleden sonra baba kız dükkanı temizlemeye başlıyorlar. Selma babasının istediği gibi her yeri bi güzel temizleyip süpürüyor. Daha sonra radyoyu açıyor. Müzik dinlemeye başlıyor. Ancak dışardan gelen sesler nedeniyle müziği duyamadığı için, sesini iyice açıyor. Babası da başının ağrıdığını söyleyerek müziğin sesini kısmasını istiyor. Selma, babasının söylediğini duymamış gibi yapıyor. Hani çocuklar sıklıkla yaparlar ya.. Bir süre sonra babası, başının çok ağrıdığını söylüyor. Yüzü asılıyor. Selma, gidip gelip babayı kontrol ediyor baş ağrısı geçti mi diye.

 Babası baş agrısına dayanamayarak eve ilaç almaya çıkıyor. Sıcaktan bunaldığını, kendini kötü hissettiğini söylüyor. Dükkana dikkat etmesini hemen bi ağrı kesici alıp geleceğini de ekliyor. Eve çıkıyor. Aradan epey zaman geçmesine rağmen baba yok. Bekliyor baba yok. Merak edip yukarıya babasına bakmaya çıkıyor. Eve giriyor. Babasına sesleniyor. Cevap yok. Tam oturma odasına giriyor ki babası o anda Selmanın gözleri önünde kalp krizi geçirmeye başlıyor. Selma babasının çırpınmalarına, yerde tırmalamasına…vs. şahit oluyor. Babası son nefesini verip yerde cansız yatarken, uyandırmaya çalışıyor.

 Babası uyanmıyor… Camdan aşağı doğru bağırmaya başlıyor: “İmdat.. Babama bişey oldu… Yardım edin!..” Kısa süre içinde ev mahalle halkıyla doluyor… Cenaze işlemleri bitince 1,5 yıl önce anneleri ölen bu altı kardeşin ne olacağı tartışması başlıyor.. kimi “yanımıza alalım”, kimi “yuvaya verelim”, kimi de “hepsine birden nasıl bakacağız” diyor. En sonunda akrabalar aralarında anlaşıyorlar.”Herbirimiz birisini alalım. Böylece çocuklar yurtlarda perişan olmaz, arada sırada da olsa birbirlerini görürler.” diye düşünüyorlar. Selma’ yı çok sevdiği halası alıyor. İki yıldır Selma yanlarında ve hiç konuşmuyor.

 Duyduklarım beni çok etkilemişti. Daha önce gidilen uzmanların isimleri beni endişelendirmişti. Bir yandan da bir şeyler yapabilirim belki diye düşünmeden edemiyordum. Hikayesinden çok etkilendigim bu kızı merakla bekliyordum. Halası olan biteni tek tek anlattı.

“Gelinimiz ve ağabeyimin ölümünden sonra ben de onu bir türlü mutlu edemedim. İki yıldır yüzü hiç gülmüyor. Kendiliğinden hiç bir şey yapmıyor. Sadece konuşmasa neyse ama sanki kurulmuş bir robot gibi. Örneğin sofraya oturup yemek yiyeceğiz “Hadi Selma sofraya otur!” diyoruz oturuyor. “Hadi Selma artık kalkabilirsin” demeden kalkmıyor. Önceleri aldırmadık. Baktık olmadı karşımıza aldık uzun uzun konuştuk anlattık. Ona evimizin bi kızı olduğunu, evdeki herkes kadar her şeye hakkı olduğunu… hiçbirisi fayda etmedi. Zamanla öfkelenip inadını kırmak için bazı taktikler uygulamaya başladık. Sofra hazır olunca gel otur demedik, aç kaldıgı günler oldu. Ya da artık kalkabilirsin demedik saatlerce sofrada oturdu. Hadi artık uyu demedik, sabaha kadar koltukta öyle oturdu. Vicdanın yoksa söyleme…”

Onunla yaptığım ilk seans dün gibi aklımda. Hal hareketleri dinlemiyormuş gibi ama tüm alıcılarını bana cevirdiğini hissettiğim tavırları.

- Biliyor musun ben seni çok sevdim.
- ……
- Vallahi çok ciddiyim, çok sevdim.
- …..
- Ne güzel hiç konuşmuyorsun, diğer çocuklar gibi kafamı şişirmiyorsun..

 Gözlerimin içine bakıp gülümsemesini saklamak ister gibi dudaklarını ısırarak başını salladı.

- Biliyor musun bazen çocukların hayatlarında bazı şeyler yolunda gitmiyor, benim işimse bunları yoluna koymak. Beni dinlediğini biliyorum… hatta benimle konustuğunu bile hissediyorum. Çocuklar benden yardım isterler, ben de onlara yardım ederim. Bu hep böyle oldu.
- …….
- Ama şu an işler değişti. Sana yardım etmeyi ben istiyorum. Eğer bana yardım edersen, izin verirsen seni susturan şeyin ne olduğunu bulurum. Gerçekten… inan bana… izin verir misin?

 Başını salladı! Evet başını salladı!

- Elimde bazı resimler var, o resimleri çocuklara gösteriyorum onlar da bana resimlerle ilgili hikayeler anlatıyorlar. Onlar bana hikaye anlatınca ben de onların mutlu olmasını sağlıyorum. Yani bütün sır hikayede. Biliyorum sen konuşmuyorsun. Ama hikaye anlatmak istersen, konuştuğunu kimseye söylemem. Bu ikimizin sırrı olur. Anlaştık mı?

Bir süre düşündü. Başını saga sola salladı. Evetle hayır arasında gidip geliyordu. Birden evet anlamına gelecek şekilde başını salladı. Karşımdaydı… ben ona resimler gösteriyordum o da bana hikayeler anlatıyordu. İşimiz bittiğinde ona çok teşekkür ettim. Anlattıklarını analiz etmeye bile gerek yoktu. O kadar saf, o kadar temiz, o kadar kendi hikayesini anlatmıştı ki…

Selma’nın bilinçaltı karmakarışıktı. İşte Selma’nın analizden geçmesine bile gerek bırakmayan, halasını dinlerken gözyaslarına boğan, beni analiz yaparken hıçkırıklara boğan hikayesi…

 “Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar bir ülke varmış. Bu ülkede anne babasıyla yaşayan çok mutlu çocuklar varmış. Çocuklar kardeş kardeş hep oynarlarmış, anne babaları onlara hiç kızmazlarmış. Bir gün bu çocukların annesi hastalanmış. Çocuklar çok üzülmüş. Ama kimse çocukların üzüldüğünü anlamamış. Anneyi hep hastaneye götürmüşler. İlaçlar vermişler. Hem de acı acı ilaçlar. Anne, sırf çocuklarını yalnız bırakmamak için içmiş bütün o acı ilaçları. Çocuklara hep annelerinin iyileşeceği söylenmiş.

Bir gün anneyi eve getirmişler. Çocuklar anne geldi diye çok mutlu olmuşlar. Anne hep yatakta yatmaya başlamış. Artık cocuklarına yemekler yapmıyormuş. Çocuklar çok üzülmüşler. Annelerinin yanında oyunlar oynamaya başlamışlar. Annelerinin yanında niye oynuyorlarmış biliyor musun? Anneleri eğlensin diye. Ama babaanneleri hep kızıyormuş onlara. “Gürültü yapıp durmayın. Anneniz zaten sizin yüzünüzden hastalandı” diye. Çocuklar çok yaramazlık yaptı diye anne hastalanmış meğer. Çocuklar da anne iyileşsin diye onu eğlendirmek istiyorlarmış ama kimse anlamıyormuş. Herkes çocuklarını azarlayınca anneleri de çok üzülüyormuş..

Birgün anne ölmüş. Herkes ağlamış. Çocuklar annenin neden öldüğünü anlamış. Yaramazlık yaptılar diye. Çocuklar evde babalarıyla yaşamaya başlamışlar. Bir gün ananne gelip yemek yaparken, çocuklar gürültü yapmışlar. Anneanne onlara kızmış “Kızım sizin yüzünüzden hasta oldu. Hiç annenizin sözünü dinlemediniz hasta ettiniz kızımı. Sizin yüzünüzden de öldü. Sözümü dinlemeyip gürültü yapar, çok konuşursanız beni de öldürüp ortada kalacaksınız. Kim bakacak size?” demiş.

Bir gün Selma, babasıyla dükkanda oturuyormuş. Ablaları kardeşleri amcalarına gitmişler. Selma babasının yanından ayrılmak istememiş. Hiç gürültü yapmadan hep babasına yardım ediyormuş. Anneleri çocuklar evde yokken hastalanmış ya. Babası yalnız kalır hastalanır diye yalnız bırakmak istemiyormuş. Babaları çocuklarına hiç kızmıyormuş zaten. Gürültü yaptıklarında bile.. Selma dükkanda babasına yardım etmiş, her yeri mis gibi yapmış. Elleri de acımış biraz. Radyoyu açmış. Babasının başı ağrımış. “Kızım kapat şunun sesini” demiş. Selma duymuş ama duymamazlıktan gelmiş. En sevdiği müzikler varmış.

Babası biraz sonra eve gitmiş. İlaç alıp gelecekmiş. Gitmiş gelmemiş. Selmanın aklına hemen anneannesiyle babaannesinin söyledikleri gelmiş. Annesi zaten çocukların yaramazlığı yüzünden ölmüştü ya. Selma çok korkmuş eve çıkmış. Babasını aramış. Odaya girince bi bakmış, babası bişeyler yapıyor. Selma çok korkmuş. Babası Selmaya “git” der gibi işaretler yapmış. Selma gitmemiş. Babası yerde uyumaya başlayınca uyandırmaya çalışmış. Uyandıramayınca ağlamaya başlayıp komşuları çağırmış. Sonra ev kalabalık olmuş. Selma kimseye söyleyememiş ama çok üzülmüş.. babası ” git ” dediği halde gitmemiş. Yine babasının sözünü dinlememiş. Eğer gitseydi, müziğin sesini açıp babasının başını ağrıtmasaydı babası ölmeyecekti. Selma’nın yüzünden öldü.

 Akrabalar çocukları paylaşmışlar. Selma ablalarından ayrılmak istememiş. Küçük kardeşini de çok seviyormuş. Halası yanına gelip “Kızım sen artık benim kızımsın, bizimle yaşayacaksın” demiş. Selma çok mutlu olmuş. Öyle mutlu olmuş ki, halasını çok seviyormuş, istediği zaman kardeşlerime götürürler, diye düşünmüş.. Halasının evine gidince “Artık bunlar benim yeni anne babam” demiş kendi kendine. Ama birden korkmaya başlamış. “Annemle babamı ben öldürdüm. Yaramazlık yaptım, sözlerini dinlemedim. Yeni annemi babamı çok seviyorum. Ya onlara da bişey olursa ben ne yaparım?” Sonra aklına bişey gelmiş. Gece yatmadan önce yatağının başucuna oturup dua etmeye başlamış. “Allahım .. ben çok yaramaz bir kızım. Annem babam benim yüzümden öldü. Halamlar çok iyi insanlar. Ne olur benim yüzümden onları da yanına alma. Eğer onları da alırsan ben kimin yanında kalırım? Ne olur Allahım bana yardım et. Hiç konuşmamam için bana yardım et. Ne zaman gürültü yapıp söz dinlemesem annem babam ölüyor. Hep susmam için bana yardım et Allahım. Ne söylerlerse yapacağım, onlar söylemeden hiç bişey yapmayacağım… ne olur onları benden alma!..”

O günden sonra Selma hiç konuşmamış. Gülmemiş. “Eğer gülersem evde gürültü olur, başları ağrıyıp ölürler” diye korkmuş. Hep susmuş..

Hikayesi bitince Selma gözlerimin içine baktı ve ekledi; “Biliyor musun? Hala her gece dua ediyorum. Allahım nolur konusmayayım, konusmamam için bana yardım et!” diye. “Bazen çok mutlu oluyorum. O zaman çok korkuyorum sevinçten çığlık atarım da gürültü olur, annem ölür diye”.

O küçük bedeniyle ne kadar büyük bir görev üstlenmişti. Kaçımız en konuşkan, en geveze çağımızda kendimizi susturmayı başarabiliriz ki? Kaçımız bir dondurma alındığında bile sevinç çığlıkları atabilecekken, bu yoğun duyguyu bastırıp susmaya devam edebiliriz ki? Kaçımız? Bu kadar sevilmek… bu kadar değer verilmek…

Mehtap Kayaoğlu
4  .:: KadıncaForum Eğlence / Bilgi ::. / Serbest Kürsü / Şiişt Amca Kızıyor - Mehtap Kayaoğlu : 05 Aralık 2013, 21:17:32


saldırgan insanlar - içine kapanıklılık - çocuk gelişiminde ebeveynlerin rolü - çocuk eğitiminde ebeveynlerin yanlışları




Ülkemizde amcalar, teyzeler, ablalar hiç bitmez… her yerde vardırlar… sürekli de kızarlar zaten…

Çünkü bir çocuk ne zaman yaramazlık yapsa, annesi veya babası, o kaçınılmaz cümleyi söyler:

“Şişşşt… Dur yapma kızım… Bak amca kızıyor…”

Amcanın kızması bir şey değil de, keşke her şey sadece amcanın kızmasıyla sınırlı kalsa!..

 Amca kızar… çocuk bildiğini okur…

Teyze kızar… çocuk bildiğini okur…

Abi kızar… çocuk yine bildiğini okur…’

Peki bu kadar çok kızan insana rağmen, niçin çocuklarımız bir türlü istediğimiz gibi davranmaz?

 Davranmaz tabii ki… niye davransın?..

 Anne-babalar, çocuklarıyla baş etmek için üretmiş aslında bu yöntemi… ama tamamen yanlış bir uygulama…

Bir anne, çocuğuyla yolda yürürken, alışveriş yaparken, parkta oyun oynatırken, yapılan yanlışlığı durdurmak için, çevredeki insanlardan yardım almaya kalkınca, işler yolunda gitmiyor.

 Sanki çevredeki herkes öcü… milletin işi gücü yok çocuğu azarlıyor… her önüne gelen kendisine bir şey söylüyor… nasıl bir hayat bu…

Çocuklarımızın kafasını karıştırıyoruz farkında olmadan sevgili anne ve babalar…

Misafirliğe gittiğimizde, oğlumuz koltuğa çıktığında: “Şişşşt yapma yavrum… bak Fatma teyze kızar şimdi sana…” dediğinizde, aslında oğlunuza ne demiş oluyorsunuz biliyor musunuz?..

 Duyduğu bu cümleden, oğlunuzun ulaştığı sonuç aynen şudur sevgili dostlar.

“Bak yavrum, koltuğa bastığında Fatma teyzen kızıyor… Fatma teyze yanımızdayken koltuğa basma… odadan çıktığında veya onun görmeyeceği yerlerde korluğa basabilirsin…”

Evet… aynen böyle anlıyor hem de…

Çocuğu vazgeçirtmek için söylediğimiz bu cümlenin sonuçlarını tek tek gözden geçirelim isterseniz…

Öncelikle bu cümle, çocuğun “otokontrol” mekanizmasını alt üst eder. Hani şu halk arasındaki söylemimizle “İrade” dediğimiz mekanizma. Çünkü çocuğa, Ayşe Teyze, Ahmet Amca gibi kişiler işaret edildiğinde, ister istemez kişilere göre hareket etmeye başlayacaktır.

 Ahmet Amca kızıyor… koltuğa çıkmayayım…

Fikret Amca kızmıyor… Ooohhh yaşadık… koltukların tepesinden inmeyeyim…

Fatma Teyze mutfağa gitti… o gelinceye kadar bastığım kârdır…

Özdenetim, otokontrol, irade, kendini tutma…vb. gibi çeşitli isimlerle adlandırdığımız sistem çöküyor böylece… hatta adı ne olursa olsun fark etmez aslında… önemli olan çocuğun kişiye odaklı davranmayı huy edinmesidir.

 Çocuk kişiye odaklı davranmayı huy edinince, büyüdüğünde “Nabza göre şerbet veren…” diye nitelendirdiğimiz, iki yüzlü bir kişilik geliştirme yolunda hızla ilerleyecektir de…

Doğrusu ne peki?..

 Doğrusu… eşya ve nesne kullanımını işaret eden uyarılardır… yani:

“Hiii… benim tatlı oğlum… koltuğa basılmaz… koltukta oturulur… yerde yürünür… hadi hemen in aşağıya koltuğa zarar vermeyelim oldu mu… aferin benim yakışıklı oğluma…” gibi bir ifade kullanmak…

Markettesiniz… yiyeceklere saldırıyor…

 “Şişşt… yapma kızım… bak görevli amca kızıyor… dokunma bakayım onlara…” değil…

 “Tatlı kızım… dokunursan raftakiler dökülür… bak ne kadar güzel sıralamışlar… hem de bizim için… biz güzel görelim diye… şimdi dokunup dökersek üzülürler… yazık olur… uzaktan bakalım oldu mu? Merak ettiklerini söyle, ben sana veririm… ” vb. gibi duruma uygun bir ifade ile…

Böylece evladımızın zihinsel süreçlerine önemli bir katkıda bulunmuş oluruz. Kişiye göre değil, nesneye göre hareket etmeyi öğretmiş oluruz. Muhakeme yeteneklerinin gelişmesini sağlamış oluruz. Benzer durumlarda, benzer sonuçlar çıkararak, kendiliklerinden zarar vermemeyi öğrenmelerine vesile olmuş oluruz.

 Ayrıca…. Bence en önemlisi… BİZE GÜVENMEYİ ÖĞRENMİŞ olur çocuğumuz…

Siz sürekli amca kızar, teyze kızar dedikçe, kızınızın ve oğlunuzun size olan güvenini yitirdiğini biliyor muydunuz….?

Hemen şöyle düşünmeye başlıyorlar:

“Sen ne biçim bir annesin ki, senin yanında olduğum herkes bana kızıyor… beni hiç korumuyorsun… kendimi yalnız ve korumasız hissediyorum…”

 …ve böylece ya saldırgan bir yapı geliştiriyorlar… ya da kapanık bir yapı…

Mehtap Kayaoğlu
5  .:: KadıncaForum Eğlence / Bilgi ::. / Serbest Kürsü / Benlik Anlayışı - Mehtap Kayaoğlu : 05 Aralık 2013, 21:02:20
mehtap kayaoğlu yazıları - benlik gelişimi - özgüven duygusu - başkaları için yaşamak - içimizdeki ben - kendimiz için ne yaparız - başkaları için yaşamak



Senin “ben”inden benim “ben”ime yer kalmadı!

Mehtap Kayaoğlu
--------------------------------------------------------------------------------



 Başkaları için yaşarız…

Onlar için dinleriz…

Diğerleri için çabalar dururuz…

Kendimiz için ne yaparız?



En çok yapmaktan hoşlandığınız faaliyetleri gözden geçirir misiniz lütfen?

 Kaçımızın yaptıkları, sadece kendisi için seçilmiş?

Olaylara karşı koyduğumuz tavırlar, canımızı sıkan vakalar karşısındaki yorumlarımız… her şey ama her şey sanki bizim dışımızda programlanmış…

 …

Aslında her insan son kertede, kendisi için biçilmiş hayat elbisesini giyiyor.



Çocukken anne/babaları başlıyor, evlatlarının rotasını çizmeye:

“Benim oğlum büyüyünce doktor olacak!”

Oğlu doktor olamazsa? Ya da neden doktor olsun ki? Başka bir meslek yok mu?



Ailelerin yardım için söyledikleri her söz, aslında “kendi ihtiyaçları”ndan yola çıkıyor. Her anne ve baba, kendi ihtiyaçlarını, çocuğunun ihtiyaçları zannediyor.

 Evet, “zan” ediyor… Çünkü bu durum gerçekten bir “zan”…

 …

İnsanoğlu dünyaya geldiği an, anne ve babasıyla birlikte yaşıyor. İhtiyaçlarını, ailesi karşılıyor. Bu ihtiyaç karşılama durumu zamanla biraz daha olgunlaşıyor (!)…

 … ve çocuğun ihtiyaçlarını aileleri belirlemeye başlıyor.

 Yaşıtlarından daha zeki bir çocuk olması gerektiğine ailesi karar veriyor mesela…

Oyunlarda başarılı olması gerektiğine de…

Okula başladığında, sınıfın birincisi olması gerekir… Çünkü anne-babasına yakışan çocuk, tam da böyle bir çocuktur… Herkesten önce okumayı söken…

Yarışmalara katılmalıdır… Katılmak ne kelime! Kazanmalıdır da… Şiir… Resim… Müzik… Proje… Hiç fark etmez… Çevreye hava atmaya yarayacak bir materyal olsun yeter…

Zar zor uğraşıp durduğu yazılıdan “dört” almış! Önemli değil… Önemli olan sınıfta kimlerin “beş” aldığı… birileri daha yüksek not almışsa vay haline…! Diğerleri daha düşük notlar almışsa harika! İyi bir öpücüğü hak etti (!) çünkü…

Üniversite sınavını, en iyi yerlere girerek aşmalıdır mutlaka… iyi bir meslek, iyi bir hayat demektir hatta… bu ülkede iyi üniversiteler kazananlar itibar görüyor zaten… akademik eğitim almamış ama yaşam ve eğitim kalitesi çok yüksek insanlar kimin umurunda…?



Terapide çok temel bir ilke vardır. Bir şey söyleyeceğimiz zaman çok iyi düşünmeliyiz…

Çok iyi düşünmeliyiz ve bir karar vermeliyiz:

“Bu söyleyeceğim cümleyi, kimin ihtiyacını karşılamak için söylüyorum?”

 …

Aslında birçok cümleyi herkes, kendi ihtiyaçlarını gidermek için söyler.

 Zamanında okuyamadığı için çok pişman olan ve okumamanın acısını çeken ebeveyn, neden okusun diye çocuğuna baskı yapar? Çünkü canı yanmıştır… Çocuğunun da aynı şekilde canının yanmasını istemiyordur.

 Ama burada gözden kaçan önemli bir nokta var… O da şu… Canımızın yanması, bizim hayatımızla ilgilidir. Bizim zorluğumuzdur… Bizim çaresizliğimizdir… Bizim yaramızdır… Ve okumuş olmak bizim ihtiyacımızdır… Çocuğumuzun değil!

Şimdi biz kendi ihtiyacımızı karşılamak için, çocuğumuzun okumasını istiyorsak eğer, o zaman evladımıza baskı yapmış oluruz. Baskı, her zaman geri teper. Bize pişmanlıklar yaşatır.



Kendi ihtiyaçlarımızla çocuğumuzun ihtiyaçlarını birbirinden ayıramazsak, onların yaşamlarının her alanına kendimizi sokmuş oluruz. Kendimizi araya sıkıştırarak, istemediği yerden zorlamalar yaparak onlara yardım etmemiz mümkün değildir…

 “Sağlıklı yapı nedir?” diye merak edenler için hemen belirteyim…

Sağlıklı olan davranış, beklemektir bence… Beklemek çocuğumuzu tanımak için fırsat verir bize…

Gücünün yettiği yerde yürüsün… Düştüğünde tutup kaldırırız…

Aklının yettiği kadar öğrensin… Gerektiğinde anlaması için devreye gireriz…

Kendisini iyi hissedecek kadar çabalasın… Yetersiz hissettiğinde destekleriz…

Canı biraz yanacak kadar hata yapsın… “Üzülme, hadi gel buradan başlayalım…” deriz…

 …

Aksi halde onun hayatı, bizim ulaşamadığımız hayatımızın günah keçisi olur… Onu, “gerçekleştiremediğimiz biz” yapmaya çalışırız…

Bizim “ben”imiz, onun “ben”inin yerine geçmeye başlar…

Böyle bir değişim ona isyan ettirir;

 Yeter…! Senin “ben”inden, benim “ben”ime yer kalmadı…!

Mehtap Kayaoğlu
6  .:: KadıncaForum Eğlence / Bilgi ::. / Serbest Kürsü / Sizi Mutlu Eden Anları Hatırlayın : 05 Aralık 2013, 20:45:18
kişisel gelişim makaleleri - mutlu olmak için - mutlu olmanın yolları - mutluluğun sırrı
Hayat anların bütünüdür. Yani yaşantınız anlardan oluşur. Bu nedenle sürekli mutluluk, sürekli mutsuzluk, sürekli şans ya da sürekli şanssızlık diye uzayıp giden bir süreklilik hali yoktur. Sürekli olan tek şey anların bütünlüğüdür. Eğer hayatınızı güzellikler içinde yaşamak istiyorsanız anları okumaya başlamanız gerekiyor. Evet, yanlış duymadığınız hayatınızın anlarını okuyun.

 Yaşantınız içinde hangi duyguları yaşamak istiyorsanız o anları yaşatın. Ve hayatınızda hangi duyguları yaşamak istemiyorsanız o anları unutmakla başlayın anları okumaya. Anları okumak demek, hayatınızı oluşturan anları ve anıları anlamaya başlamak demektir. An değişkendir. Dolayısıyla anlar içindeki duygular ve düşünceler de değişkendir. Değişimin bu denli esas olduğu anlar içinde size sürekli mutsuzluk yaşatan olumsuz anları hatırlama çabası ise bu değişime karşı durmak demektir. Öyleyse değişimi kabullenmeli ve yaşanacak anların kalitesini kendimiz belirlemeliyiz.

 Çevremizde iletişim kurduğumuz kişilerin başlıca söylemlerine baktığımızda herkesin huzuru, mutluluğu aradığını görürüz. Oysaki her iki bireyden biri geçmişte yaşadıkları olumsuzlukları, mutsuzlukları, evlilik, aile ya da iş hayatındaki sorunlardan yakınır. Ve bulamadığı huzuru, mutluluğu bu geçmiş anlardaki olumsuzluklar içinde aramaya çalışır. Yani bahaneler üretir ve yaşayamadıklarını yaşadığı olumsuzluklara bağlama eğilimi gösterir. Evliliğindeki huzursuzluğun kaynağı eşidir, hayatındaki mutsuzluğun nedeni gerçekleştiremediği hayalleridir. İşte tam da bu düşüncelerin başladığı noktada bırakır insan anları okumayı… Tüme varım yöntemi ile geliştirdiği kaygı hali sadece bugününü değil geleceğini de yok etmeye başlar.

İnsan anları okumayı bırakıp da bütüne varmaya çalıştığı andan itibaren gelecek o kişi için belirsizleşmeye başlar. Zaman akmaktadır. Ve geçmişe yönelik güzel anların bugüne olan yansımaları silinir dolayısıyla da gelecek endişe ve korku dolu bir bekleyişe terk edilir.

 Peki, ne yapmalıyız?

 Yazımın başında anları okumaktan söz etmiştim. Sizi üzen, mutsuz eden anları okumakla başlayın işe… Ardından kaygı duymanıza neden olan anları da etüt edin. Bu kolay bir süreç değildir. Ve zaman alır. Sabırlı olun ve tek tek beyninizin kıvrımları içinden bu kötü, olumsuz anları temizlemeye başlayın. Her sildiğiniz kötü anın yerine iyi bir anınızı yerleştirin. Sizi mutlu eden, kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan düşünceleri daha sık tekrarlayın.

 Mevlana, ölümsüz eseri Mesnevi'de "Ey kardeş! Sen ancak bir düşünceden ibaretsin. Ondan başka neyin varsa, kemiktir, ettir. Eğer düşüncen, manevi varlığın gül ise, sen de gül bahçesisin; diken isen küllüğe atılacak odun gibisin" der. Kötü düşüncelere neden olan anları zihninizden tek tek kazıyın.

 Mutlu anlarınızın sayısını çoğaltmaya çalışın. Mutlu olduğunuz anları tekrarlamak, o anların yeniden canlanmasına ve zamanla yerine yeni mutlu anlar eklemenize yardımcı olacaktır.

 Kendinizi sevin ve bunu kendinize söyleyin. Zaman zaman aynaya baktığımızda kötü olan değişimleri gözlemleme yanılgısına düşeriz. Çıkan bir sivilce, renk değiştiren saç telleri, kırışıklıklar, sarkmalar… Bunlar hayat yolculuğu içinde teslimiyet göstermemiz gereken değişimlerdir. Bu değişimlere bakarak üzüntü duymak yerine, görebilen gözleri sevmek, duyan kulakları sevmek, ellerini, ayaklarını sevmek her şeyden önemlisi sağlığını sevmekle başlamalı insan güne. Bunlar için teşekkür edin. Bunlara iyi baktığınız için bir teşekkür de kendinize edin.

 Yine Mevlana’nın sevdiğim bir sözünü paylaşmak istiyorum. "Gamlı yoldaşlarla oturma dedim sana! Sakın hoş meşrepli neşeli dostların yanından ayrılma. Bağa geldiğin zaman dikenlik tarafına gitme. Gülden, yaseminden, sarmaşık gülden başkasıyla ilgilenme". Yani güzel anları ortaya çıkarmak için hayata güzel bakan kişilerle diyalog halinde olun. Size zihninizden silmeye çalıştığınız kötü anları anımsatan ya da size sürekli kendi hayatındaki olumsuzlukları aktaran kişilerle değil…

Ve son olarak affedin… Hiçbir tartışmada, hiçbir olayda ve hiçbir durumda %100 haklılık diye bir şey yoktur. Yaşanan olumsuzlukların içinde kendinizi sürekli haklı görmekten ve bu duyguyu beslemekten vazgeçin. Sizi özgür kılacak olan şey olayları, kişileri ve durumları affetmektir, haklı olmak değil. Önce kendinizi sonra yaşadığınız şeyleri affedin ve unutun. Unutmak kendinize yapacağınız en büyük iyiliktir.

İyi ve güzel zamanlarınızı hatırlayarak, iyi ve güzel anlarınızı çoğaltabilmeniz dileklerimle…

P.Bahar Özbal
7  .:: KadıncaForum Eğlence / Bilgi ::. / Serbest Kürsü / Olumlama Nedir : 05 Aralık 2013, 20:41:49
kişisel gelişim makanleleri - olumlamanın tanımı - negatif düşüncelerden arınmak - pozitif düşünmek
Olumlama, değiştirmek istediğimiz bir davranış, düşünce ya da geçmişe ait bir durum için bilinçaltı zihnimize düzenli olarak gönderdiğimiz mesajlardır. Olumlamalar, dileklerimizle olan bağlarımızdır.

 Normalde sürekli olarak kendi kendimize iletişim kurarız. Araştırmalara göre bu iletişimin %77'si negatiftir. Bir günde zihnimizden ortalama 60.000 civarında düşünce geçtiği kabul edilirse, bir günde 46.200 adet olumsuz düşünce üretiyoruz demektir.

- Yapamam
- Hak etmiyorum
- Buna layık değilim
- Nefret ediyorum gibi devam eden binlerce olumsuz düşünce kalıbımız vardır. Bu düşünceler bizi kolaylıkla geçmişe yada geleceğe götürebilir. Böylece şimdiki zamanı yaşamamızı engeller.

 Olumlamalar, bu negatif düşünce sarmalından çıkmamızı sağlar. Öncelikle hayatınızda yolunda gitmeyen şeylerin bir listesini yapmalısınız. Hatta hayatınızı belli kategorilere ayırarak (iş, aile, sosyal, sağlık gibi) bu alanlara yönelik bir değişim listesi hazırlayabilirsiniz.

 Diyelim ki parasal anlamda sıkıntılarınız var. Muhtemelen eski düşünce kalıbınız şöyledir;

 "İki yakam bir araya gelmiyor"
 "Bu parayı nereden bulacağım?" gibi.

 Bu düşünce kalıbı, var olan sıkıntılarınızı iyice sahiplenmenizi sağlar. Bundan bir an önce kurtulmalısınız.

 Bu eski düşünceleri şunlarla değiştirebilirsiniz;
 "Parasal durumum, günden güne daha iyiye gidiyor"
 "Hayatımın her alanı, bolluk ve bereketle dolu"

 Bir olumlamanın etki gücünü artırmak için, yeterince güçlü duygularla ve hissederek tekrar etmeniz önemlidir. Sanki bu durum şu anda gerçekleşmiş gibi düşünmelisiniz.

 Mustafa Çay
8  .:: KadıncaForum Eğlence / Bilgi ::. / Serbest Kürsü / Geçmişin Izlerini Geçmişte Bırak : 05 Aralık 2013, 20:34:38
kişisel gelişim makaleleri - anı yaşamak - geçmişin izlerini silmek - geçmişte takılmamak - yaşama amacı
“Hiçbir zaman hayattan bembeyaz bir sayfa bekleme! Çünkü ikinci sayfa bile, birincinin izlerini taşır.” der Robin Sharma. Bazen öğrencilerimin defterlerinde özelliklede yazmaya yeni başlayan birinci sınıf öğrencilerimde görürüm. Yazısını yazarken defterine kalemle öyle bir bastırır ki, kalemin izi ikinci hatta üçüncü sayfaya kadar geçer.

 Hayatımızda yeni bir sayfa açıp hüzünlerden uzak, güzel görüp güzel düşünen ve hayattan lezzet alan bir yaşam tarzı ile yaşama başladığımızda bile eski yaşanmışlıkların etkisi bazen gözümüzün önüne geliverir. Emin olun bu önceki yanlış yaşanmışlıkların vicdanınızdaki son çırpınışlarıdır. Bir Çin atasözünde şöyle denir; “Bırak keder ve üzüntü kuşları başının üstünden geçsin, gitsin. Sen onları değiştiremezsin, fakat onların saçlarının arasında kendilerine yuva yapmalarına engel olabilirsin.”

Eğer ki doğru yaşanmışlıklar şimdiki zamanda yaşadıklarımıza etki ediyor ve sık sık gözümüzün önüne geliyorsa geçmişe doymamışlığımızdandır. Dünün hayali ile bugünün gerçekliği gelip sende çarpışır bazen. Ve ikisi de hayale dönüşür. Gerçeklik diye karşında duranda; dünün hayali ile bugünün acılarının çarpışmasından ibarettir.

 Doğulu bir düşünür olan Havin “Ne düne dönebilir, ne yarını yaşayabilir insan” der. F.W.Robertson “Değiştiremeyeceğimiz bir geçmiş geride dururken, biçimlendirip sahip olabileceğimiz bir gelecek bizi bekliyor’’ der. Biz karşılıksız çek gibi olan geçmişe bel bağlamak yerine, elimizdeki nakit gibi olan şu ana sarılmalıyız. Geçmişe dönüp yaraları saramayız elbet ama o yaralardan akan kanı içinde bulunduğumuz zamana sarılarak telafi edebiliriz.

 Geçmişi geçmek gerekir. Yaşadığınız üzücü olaylar, hayal kırıklıkları, pişmanlıklar, acılar, başarısızlıklar bu gününüzü esir alıyorsa geçmiş sırtınızdaki kamburdur. Geçmişin olumsuz izlerini silecek durum, yeni bir güne kavuşmanın sevinciyle olur. Dale Carnegie ne güzel söylemiş; “Batan güneşe ağlayacağına, güneş yeniden doğduğunda neler yapacağına bak.”

Eğer geçmişi içinde bulunduğunuz zamandan daha çok düşünüyor ve geçmişi çok seviyorsanız yaşlanma belirtileri başlamış demektir. Oysaki ne geçmiş ne de gelecektir bizi mutlu kılacak. İçinde bulunduğun şu an beklide son saniyelerin, her saniyen başlı başına bir hayattır.

 Geçmişin acıları ve hayalleri sizi fazla yormamalı. “Gelecek yorgun ve bezgin insanlara değil, rahatını terk edebilen, gayretli insanlara aittir” der Çiçero. Hayatımızda en kıymetli hazine olan zamanın dün, bugün ve yarın olarak değer kategorisi içinde sunulması tesadüf değildir elbet. Allah insanoğluna bu değerli hazineyi birden değil taksitle, saniye saniye, saat saat ve yıl yıl veriyor. “Geleceğin en güzel tarafı da bu, her seferinde bir gün olarak gelmesidir” diyor Abraham Lincoln. Geçmişle gelecek arasında sıkışmadan hayatı güncelleyin ve şu ana dönün. Ne geçmişe geri dönebilir ne de geleceğe sıçrayabilirsiniz. Durun ve şu anın farkına varın. Allahın size verdiği ömür hediyesini geçmişte bekleterek değil kullanarak eskitin. Öyle bir hayat yaşayalım ki geçmişine doyalım, geleceğine susayalım

 Aydın Uzkan
9  .:: KadıncaForum Eğlence / Bilgi ::. / Serbest Kürsü / Hayatınızda Küçük Değişiklikler Yapın! : 05 Aralık 2013, 20:11:37
kişisel gelişim makaleleri - mutlu olmak için - mutluluğun sırları - nasıl mutlu olunur
Küçük değişiklikler büyük mutluluklar getirir. Yaşantınızda yapacağınız birkaç küçük değişiklik, kırılan alışkanlıklar, rutinden çıkarılmış davranışlar ve yaşantınıza göstereceğiniz özen size çok daha dingin bir ruh hali ve büyük mutluluklar olarak geri dönecektir.

 Zaman zaman pek çoğumuz nedensiz iç sıkıntılarından yakınırız. Gün normal seyrinde akarken küçücük bir sorunun dahi içinden çıkılamaz bir hal aldığını görürüz. Gelin bu sefer sorunu başkalarında aramak yerine hayatınıza küçük dokunuşlar yapın ve bu dokunuşların ardından karanlık bulutların nasıl da dağıldığını hep birlikte gözlemleyelim.

 Mutluluk da mutsuzluk da, huzur da huzursuzluk da kişinin kendinden yansıyan duygulardır. Hemen herkes huzuru aramaktan söz eder ve bu arayış içinde farklı şehirler, farklı evler, farklı insanlardan medet umarlar. Oysa huzuru aramak için o kadar da uzaklara gitmeye gerek yoktur. Kişi kendini ele almayı başarabilse ihtiyacı olan huzuru da mutluluğu da yakalayabilir. İşte bu bilinçten hareketle ortak hedef olan mutluluğa ulaşma yolunda sizlere rehberlik edebilecek 10 adım paylaşmak istiyorum.

 Her Şeyin Başı Sağlık:

 Adımlardan ilkini “her şeyin başı sağlık” diyerek atmak istiyorum. Sağlıklı bir beden sağlıklı ruh halini beraberinde getirir. Hasta ve keyifsiz olduğunuz zamanları şöyle bir aklınıza getirin ne kadar da mutsuz ve huzursuz hisseder insan… Öyle ise sağlıkla ilk adımınızı atmalı ve beslenme programınıza meyve ve sebzeleri dahil etmeyi unutmamalısınız. Çeşitli ve mevsiminde satışa sunulan hemen her meyve ve sebzenin beden üzerinde farklı yapılandırmaları vardır. Bu nedenle tek tip değil çoklu seçimler yapmalı her renk grubunu olabildiğince tüketmeye özen göstermeliyiz.

İkinci adımda sağlıklı bedenin sürdürülmesine yönelik küçük ipuçları vereceğim. Her gün içilen bir fincan şekersiz kahve, tüketilecek meyve çayları ve bir iki parça yenilecek bitter çikolatanın ruh sağlığınız üzerinde olumlu etkisi vardır. Bu gıdalar mutluluk verir ve enerjinizi yükseltir. Ayrıca özellikle sonbahar kış aylarında artan soğuk algınlığı vakalarına karşı, her gün bir fincan ıhlamur tüketmeniz de önerilmektedir. Ihlamurun tadını sevmiyorsanız ılıtılmış ıhlamur ile gargara da yapabilirsiniz. Antiseptik özelliği ile ıhlamur üst solunum yolu hastalıklarına karşı adeta koruyucu bir kalkan görevi görecektir.

 Üçüncü ve sağlık için son adım, uyku düzeneğiniz. İyi bir uyku kadar o uykunun sağlanacağı ortamın konfor ve dekorasyonu da önemlidir. Nevresim takımlarınızı sıklıkla değiştirin. Eğer imkanınız var ise daha iyi bir uyku sağlayacağına inandığınız bir yatak ya da yastık satın alabilirsiniz. Ayrıca oda ısısı da önemlidir. Eğer yatak odanız fazla sıcak ya da soğuk oluyor ise bu da uyku kalitenizi dolayısıyla da mutluluk düzeyinizi etkileyecektir. Yatak odanızı sıklıkla havalandırdığınızdan emin olun ve içerideki oksijen seviyesini etkileyecek (çiçek ve benzeri canlılar) bulundurmamaya dikkat edin.

 Rutini Kırmak:

 Dördüncü adım alışkanlıkları değiştirmek yönünde ipuçları içeriyor. Eğer siz de her yaşadığınız günü bir öncekinden ayıramadığınızdan dem vuruyorsanız değişiklik zamanı gelmiş demektir. İşe yolları değiştirerek başlayabilirsiniz. Bir yerden bir yere gitmek için tercihiniz her zaman aynı yol olması, uzatacağınızı bilseniz bile yolunuzu değiştirmek yeni ve farklı şeyler görmenize yardımcı olacaktır. Yollar kadar vasıtaların da değişimi önemlidir. Birkaç gün arabanızı evden çıkarmayın, ya da bu sefer kara yolu yerine deniz yolunu tercih eden bir güzergah yapın. Kahve saatinizi değiştirin. Ya da ne bileyim bu sefer yemek masasında değil de oturma odasında akşam yemeğinizi yiyin. Yeter ki rutine girmiş davranışlarınızı kırın.

 Devir Hesap Devri

İnsanları mutsuz kılan yaşamsal sorunların başında para gelir. Oysa bilinen bir başka gerçek vardır ki kişi ne kadar kazanıyorsa yaşantısı da o oranda genişliyor demektir. Yani daha fazla ya da az kazandığınızda harcama oranınızda bir azalma ya da daralma olmaz sadece kabın hacmine göre şekillenirsiniz. Bu da demektir ki aslında harcamalarınızı kontrol edebilirsiniz. Gereksiz şeyleri ihtiyaç kabul etmekten vaz geçin. Bunun için alışverişe ayırdığınız süreyi kısıtlayabilir. Alınması gerekenleri bir liste yaparak alışverişe çıkabilirsiniz. Ayrıca alışverişe tok karınla çıkmak sizi iki misli koruyacaktır. Bizden söylemesi!

 Altıncı adımda zaman yönetiminin öneminden söz etmek istiyorum. Tıpkı gereksiz alışverişlerin önlenmesi gibi yapılacakların önceden planlanması sizi zaman kayıplarına karşı korur. Böylece yapmak istediklerinize daha çok vakit ayırabilirsiniz. Gün içinde yapmanız gerekenlerin bir listesini yapın ve bunlar için zaman tayin edin. Geri kalan zamanı tamamen kendiniz için ayırın.

 Arkadaşlar Önemli!

 Sevdiklerine zaman ayırmak, sevdiğiniz insanlarla vakit geçirmek insanı mutlu eder. Arkadaşlarınızla zaman geçirmeye çalışın. Arkadaşlarla vakit geçirmek için her türlü bahaneyi iyi değerlendirin. Örneğin 3 saat sürecek yoğun bir trafiğin ardından eve ulaşmanız söz konusu ise bu süreyi trafikte geçirmek yerine dostlarla buluşmak ve ardından azalan trafikte evin yolunu tutmak iyi bir bahane olabilir.

 Küçük Detaylara Önem Verin.

 Hayatınızı mutlu kılacak sekizinci adım, detayları önemsemekten geçiyor. Çalışılan ortam, ev ya da iş yerinde sürdürülen yaşam da küçük detaylar ihtiyacındadır. Örneğin, iş yerinizde baktığınız çiçek, evinizde beslediğiniz evcil dostunuz yaşantınızı detaylandıracak, size sorumluluklarınızı hatırlatırken sizi rahatlatacak detaylardır. Bazen masanızı süsleyen bir demet çiçek bile size ihtiyacınız olan yaşam enerjisini aktarmak için yeterlidir.

 Mum yakın, tütsü ya da aromatik yağların rahatlatıcı kokusu ile gevşeyin. Bulunduğunuz ortamı renklendirmek, hafifletmek, güzelleştirmek için bu küçük detayların katkısı büyüktür. Yoğun bir toplantının ardından, ya da zorlu bir günün ardından iyi dileklerle yakacağınız bir mum, hem üzerinizdeki hem de ortamdaki negatif enerjinin dağılmasına katkıda bulunur. Tütsü sizi için ağır ise o zaman küçük bir yağdanlık ve hafif bir aromatik yağ daha hafif bir koku ile ortamınızı farklılaştırabilir.

 Son olarak yaşadığınız günü yatağa taşımayın. Sıkıntıları, sorunları ya da mutlulukları ile günün tüm detayları ile yorulmuş beyninizi boşalttıktan sonra yatmaya çalışın. Bu konuda benim size önerim, bir günlük tutmak ve gece yastığa başınızı koyduktan sonra kendinize vereceğiniz bir “unut” komutu ile uykuya dalmak. Böylece gece boyu düşüncelerden beyniniz arınacak ve sabah kendinizi çok daha dinç ve keyifli olarak uyanmış bulacaksınız.

 Gönül Dost
10  .:: KadıncaForum Eğlence / Bilgi ::. / Serbest Kürsü / Avrupa’da Yaşayan Türkler Ve Depresyon : 05 Aralık 2013, 20:09:43
yurt dışında yaşayan mutsuz insanlar - yurt dışında yaşam - anlaşılmamak üzerine yazılar - insan kendini neden mutsuz hisseder - mutsuzluk üzerine yazılar




 Yurtdışında yaşayan ve depresyonda olan… yaşamdan zevk almayan… kendisini muntazaman kötü hisseden… geçmişte yaptığı birçok faaliyeti yapamayan… sık sık ağlama nöbeti geçiren… yediğinden içtiğinden hiçbir şey anlamayan… kafası sürekli karışan… nerden alıp nereye dolduracağını bilmeyen… aza koyup dolduramayan, doluya koyduğunda taşıran insanlara…

 …geçmişini sürekli sorgulayanlara,

…elinde olmadan ağlayanlara,

…kendisini her konuda suçlayanlara da gitsin…

 “Derdim var, dinleyenim yok!” diyenlere, “Beni zaten kimse anlamıyor ki…!” diye iç geçirenlere de…

 …

 “Hayat”, “yaşama tebessüm etmekle başlıyor” sevgili okurlar…

Öyle çok insan var ki uzaklarda… dertli… üzüntülü… sıkıntılı… dokunsanız, hatta gözünüzün ucuyla hafifçe dönüp baksanız hemen ağlayacakmış gibi yaşayan…

 …içinde bulunduğu hayatın, tüm zorluklarına rağmen “elbette sürprizlerle dolu olduğunu unutan”…

 …en kötü günlerin bile, belki de gelecekteki nice güzel ve keyifli günlere gebe olduğunu bilmeyen…

 …dışardan gelecek bir yardımın kendisini kurtaracağını zanneden… ve bu yardımın bir türlü gelmediği hayatlar…!



Yardımın gelmediği hayatlar…!

Aslına bakarsanız sevgili okurlar, yardım dışardan gelmez…! Yardım, insanın kendi kendisine verdiği bir hediyedir bence. Dışardan bekleyince gelmeyen, geciken… ama kendi iç dünyanızda ürettiğinizde de sizi asla yalnız bırakmayan bir süreçtir. Kendimizi iyi hissetmek için, iyileşme malzemelerimizin tümünü, kendi dışımızda, kendi bünyemizin dışında, kendi yapabilirlerimizin haricinde bir yerlere asarsak olmaz. Öyle ki sanki bir askı oluşturuyoruz beynimizde. Bu askıyı kendi bedenimizin dışında, hatta çok uzaklarda bir yere monte ediyoruz. Daha sonra bizi mutlu edeceğine inandığımız tüm değerleri, beklentileri, duyguları, güzellikleri, istekleri, hevesleri, yapabileceklerimizi…vs. ve daha aklınıza gelebilecek her şeyi bu askıya asıyoruz.

 Sonra ne oluyor…?

Bir şey olmuyor…! Cidden bir şey olmuyor… çünkü askıyı o kadar kendimizden uzak bir yere koymuşuz ki uzanıp alamıyoruz. Üzerine astığımız ve bizi biz yapacak olan, bizi sıkıntılarımızdan kurtaracak olan, bize kendimizi mutlu hissettirecek olan güzelliklerin tamamına ulaşamıyoruz. Her şey askıda her şey…

 …mutluluk orda… huzur orda… güven orda… iyilik orda… iyi ve güzel olan ne varsa hepsi orda… askıda…

 …elinizi uzatsanız alabilecekmişsiniz gibi. Ve uzatıyorsunuz elinizi ama alamıyorsunuz ki…!

Oysa sevgili okurlar… insanı mutlu edecek olan, kendisine getirecek olan, hayata bağlayacak olan, kendisine güveni yeniden inşa edecek olan, yüzünü güldürecek olan, halihazırda yaşadığı zorlukların üzerinden gelmesini sağlayacak olan “malzeme”nin tamamı, kişinin “kendi içinde”dir… “iç nesneleri”dir.

 Adım atabilse…? koşacak…

Ağzını açabilse…? konuşacak…

Yüzünde gülücük oluşturabilse…? Kahkahalar atacak…

 …

Tüm bunlar ne demek? (Aklınıza gelen depressif düşünceler ve bunlarla mücadele etmenizi sağlayacak iç cevaplar için örnekler yazayım hemen)

 Demek ki, iş yapmak için, birinin gelip bizi harekete geçirmesini beklemeyeceğiz. Çocukları okula gönderdikten sonra, gözümüz yatağa kayıyorsa, ilk iş odayı terk edeceğiz. Mümkünse yürüyüşe bile çıkabilirsiniz. Yeter ki aylardır sizi çağıran ve iş güç yapmaktan alıkoyan yatağınıza gidip yatmayın. Çünkü yatarsanız günün neredeyse tamamı, son kaç aydır olduğu gibi, orada geçecek. Yatağa yatmamak için ne gerekiyorsa yapın. Yatağa sizi çeken o kandırıkçı duyguyla mücadele edin. Gerekirse kayınvalidenize, eltinize, ablanıza, annenize veya sevdiğiniz bir arkadaşınıza kahvaltıya gidin. Ama yeter ki aylardır alışkanlık haline getirdiğiniz yatma işini yapmayın. Mücadele edin. İnat edin ve yatmayın.

 Diyelim ki insanların sizi sevmediği duygusuna kapılıyorsunuz sık sık. Hemen tersini düşünmeye başlayın. Hiçte bile… herkes sizi seviyor. Üstelik niye sevmesinler ki? Bulmuşlar sizin gibi tatlı ve iyi birisini. Sizi sevmeyip de beni sevecek değiller ya. Niye sevmesinler? Elbette severler… hem diyelim ki sevmiyorlar… Ne olmuş yani? Herkes sizi sevmek zorunda değil ki…! İsteyen sever istemeyen sevmez. Ama seviyorlardır seviyorlardır… merak etmeyin. Sevseler de sevmeseler de siz, sizi sevdiklerini inatla düşünün.

 Zaten hiçbir işe yaramıyorum ki…! Olur mu öyle şey… daha da neler… aylardır yıllardır o kadar evi kim çekip çevirdi. Kolay mı anne olmak, çocuklarla ilgilenmek… baba olmak, eve rızık getirmek… ya da öğrenci olmak… ve o kadar dersin altından kalkmak… öyle çok işlere yarıyorsunuz ki. Bir liste yapsanız, yazdığınız maddelerin uzunluğuna siz bile hayret edersiniz. Çok işe yarıyorsunuz çok. Üstelik dünyada gerçekten bir işe yaramama anınız gelseydi, Allah (cc) sizi çeker alırdı hiç merak etmeyin. Üstelik de sizin gitmek isteyip istemediğinizi sormadan. Demek ki hayatta olduğunuz müddetçe, nefes alıp verdiğiniz süre içinde, mutlaka birçok işe yarıyorsunuzdur. Sadece göremiyorsunuzdur o kadar…!

Beni kimse anlamıyor…! Anlamalarını neden bekliyorsunuz peki. Anlatmayı denesenize. Anlamıyorlarsa bir kez daha anlatın. Yine anlamıyorsa bir kez daha. Yine anlamıyorsa bir kez daha… günün birinde anlayacaklardır. Üstelik anlattığınız her şey, karşı tarafın anlama potansiyeliyle sınırlanıyor. O halde anlayabilecekleri bir biçimde anlatmanın bir yolunu bulabilirsiniz. Hem hiç denediniz mi anlatmayı? Yıllardır yaptığım psikolojik destek çalışmalarından biliyorum ki, pek çok kişi anlatmadan peşin hükümlü davranıyor. “Nasılsa anlamazlar” diye baştan geri adım atıyor.

 Planladığım hiçbir işi yapamıyorum…! Ee tabi ki yapamazsınız. O kadar zor planı bana verseniz ben de yapamam. En kolay plan, uygulanabilirliği yüksek olan plandır. Aylardır evde iş yapmıyorsanız, eliniz kolunuz kalkmıyorsa, ertesi gün için, “evin tamamını misler gibi yapacağım” diye plan yapılır mı hiç… en kolayından başlamanız gerekli. “Oofff günlerdir elim kolum kalkmıyor, içimden hiç temizlik yapmak gelmiyor” diye düşünen bir bayan için, en tehlikeli plan, “Yarın evi baştan sona dipli köşeli bir güzel temizleyeyim” şeklindeki düşüncedir. Oysa ki; “Yarın yatağımı toplayayım… belki çocuklar için de bir çorba yaparım.” Şeklindeki bir plan daha uygulanabilir niteliktedir. Ertesi gün yatağınızı toplayıp bir de çorba yaparsanız harika olur. Böylece küçük de olsa, istekleriniz doğrultusunda adım atmanın verdiği rahatlığı ve keyfi yaşamış olursunuz. Ve “istediğim hiçbir şeyi yapamıyorum” kompleksinden kurtulmanız kolaylaşır.



Örnekleri çoğaltmak mümkün sevgili okurlar.

 Yazının anafikrini hatırlatmam gerekirse, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız yoğun biçimde depressif duygular yaşıyor. Ve doktora gidip ilaç içmenin dışında hiçbir atraksiyonda bulunmuyorlar. Terapötik destek alamıyorlar çünkü oralardaki uzmanlar din, dil farkından dolayı bizim vatandaşlarımıza yeterince yardımcı olamıyor. Dışardan gelecek sihirli bir değnekle her şeyin bir anda düzeleceğini zanneden vatandaşlarımız sıkıntı yaşamaya başlıyor.

 Sihir insanların içinde… kendi iç nesnelerinde… aklına gelen olumsuzlukları, yine kendi iç dünyasından gelen cevaplarla çözümleyebileceğini bilen insanlar için, yaşam güllük gülistanlık bir formda ilerliyor. Bu gerçeği keşfedemeyen kişiler zor hayatlar yaşıyor.

 Kolaylaştırmak veya zorlaştırmak bizim biraz da düşünme sistemimizde. İnsanlara alternatif üretme yeteneklerini geliştirecek yardımlar yapıldığında iyileştiklerini görüyorum ben. O nedenle de belki işe yarar düşüncesiyle de yazıyı kaleme almış oldum. Umarım işe yarar.

 Okuduktan ve uygulamaya gayret ettikten sonra yine de depresif duygularıyla baş edemeyen insanları “bireysel destek” almaları konusunda uyararak yazımı da bitireyim… depresyon ilaç+psikoterapi ile neredeyse yüzde 95 oranında tedavi edilir. Oralarda uzman bulamıyorsanız, internet üzerinden veya telefonla dahi yardım alabilirsiniz. Yaşadıklarınız kaderiniz değil, tedavi sürecinizdeki eksikliklerin yansımalarıdır lütfen unutmayın… lüzumsuz zorluklar yaşamayın…

 …

Ömür bu…! Göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Neden geride, sevdiklerimizle birlikte yaşanmış, mutlu ve huzurlu günler bırakmayalım…?

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu
Sayfa: [1] 2 3 4 5 6 ... 600